Dingo’nun Ahırından Günümüze Kalanlar

Elektrik enerjisinin kullanıldığı günümüz ile bu enerjinin henüz günlük hayatımıza girmediği dönemi kıyasladığımızda göze çarpan en önemli farkın hız olduğuna inanıyorum. Hız, sözlük anlamı olarak bir nesnenin birim zamanda aldığı yol; bazen de kitlelerin belirli zamanlarda birbirlerinden etkilenerek katettikleri mesafe olarak açıklanıyor.

Olayların gittikçe hızlanıyor olması aslında korkutuyor beni. Hızın yaşamımıza getirdiği fast food (hızlı yemek) kültürü en bariz örneklerden biri. Hızlı giden arabalar, hızla büyen gençler, hızlı tükenen hayatlar bana hızın sonucunda sürtünmenin fazla olduğunu ve dolaylı olarak yıpranmanın da daha çabuk gerçekleştiğini düşündürüyor.

Konuyu dağıtmayalım ve elektriğin olmadığı zamanlara göz atalım, hatta yaşımız yetiyorsa hatırlayalım…

Elektriğin olmadığı dönemi yaşamadığım için elektrik kesintisi olduğu anları hatırlamaya çalıştığımda; mum ışığında yapılan el hareketlerinin duvara yansımaları gelir aklıma. Ailecek hepimiz hayretle izlemiş ve  bizler de denemişizdir bu gölge oyununu. Duvara yansımalar tam kıvamına gelmiş, artık biz de duvardaki gölge kuşu uçurur hale getirmişken birden elektrik gelir ve gözlerimizde o kamaşma hali ile ailece ekip çalışması sona erer. Sanki “herkes bireyselliğe dönüş yapabilir” komutu verilir, marş marş odalara…dingonun ahiri atli tramvay

Olaya biraz daha temel ihtiyaçlar açısından baktığımızda, “ulaşımı nasıl sağlıyorduk”,  “nasıl aydınlanıyor, nasıl ısınıyorduk” soruları geliyor akla. Hadi tamam gaz lambası ile aydınlandık,  odun-tezek yaktık ısındık ama çok önemli bir iş görüşmesine gideceğimiz zaman yeni aldığımız takım elbisemiz içinde jilet gibi görünmemizi sağlayacak olan beyaz gömlek nasıl ütülenecek? “Yeni Dünya Düzeni İnsanı” işte böyle birşey olsa gerek, elektriğin olmamasını bile bu zamanın şartları ile değerlendiriyor.

Gelin, konuya ulaşım açısından bakalım.  Elektrik yokken tramvaylar nasıl çalışırdı? Hadi raylı sistemi kurdun, insanları içine doldurdun, güzel. Peki nasıl gideceksin Azapkapı’dan Beşiktaş’a? Mevzu İstanbul trafiğini rahatlatmaksa cevabı çok uzaklarda aramayacaksın. Adalarda faytonu kim çekiyorsa, o arkadaşlarımızdan rica edeceğiz yardımı. Tabi onların da gücü bir yere kadar, içi insan dolu demir yığınını bir yokuşta çekmek hiç kolay değil! İşte tam da burada ünlü girişimcimiz Dingo ortaya çıkmakta.

Normalde iki atın çektiği tramvaylar, Şişhane yokuşunda takviye beygir gücüne ihtiyaç duyuyor ve burada takviye atlar tramvaya koşuluyor. Bu atların Taksim’de düzlüğe çıktıktan sonra ahıra alınarak dinlendirildiği ve bir önceki seferden kalan dinlenmiş atların Azapkapı’ya indirildiği mekanın, yani ahırın işletmecisi Dingo isimli Rum vatandaş.

Dingo’nun Ahırındaki at trafiği günümüz AVM trafiği gibi, herhangi bir saatte birileri giriş yaparken başkaları işlerini bitirip çıkıyor. Acayip bir keşmekeş söz konusu… Tozu dumana katan atlar, sürekli kornaya basarak ilerleyen arabalar, dinlenen atları yerinden kaldırıp Azapkapı’ya götürecek organizasyonun kurulması, kırda bayırda futursuzca koşarak kirlenemeyen şansız çocuklarla yapılan oyuncak pazarlıkları. İşte bu yüzden Dingo’nun Ahırı popüler bir mekan, herkesin, her saatte yolu düşebiliyor, ne giren belli, ne çıkan, içerideki kontrollü kaos da cabası.

dingonun ahiri nerede hikayesi

Bunlar, farklı dönemlerde aynı mekanlara açılan kapılar…

Dingo’nun Ahırı nerede? Tabi ki günümüzde işlevini  yitirmiş, şimdi Taksim’deki tramvay deposu olarak kullanılmakta. Ama Dingo’nun Ahırının hikayesi biz farkında olmadan dilimizde yerini koruyarak yaşamını sürdürmekte. İhtiyaç halinde yardımına başvurduğumuz güzide deyimimiz “burası Dingo’nun Ahırı mı?”.

Aç Kuzu’nun Notu: Bu yazı ilk misafir yazarımız Kınalı Kuzu’nun bizlere armağanıdır. Siz de birşeyler karalamak isterseniz, iletişim bölümünden bize ulaşabilirsiniz.